MakalelerTÜRKİYE’DE YAPAY ZEKÂNIN HUKUKİ YOL HARİTASI: MEVZUAT, RİSKLER VE BEKLENTİLER

14/04/2026
https://www.aliyuksel-hilmiozalp.av.tr/wp-content/uploads/2026/04/ECEM-MAKALE.png

Yapay zekâ teknolojileri iş dünyasını dönüştürürken, hukuk da bu dönüşüme hızla cevap vermeye hazırlanıyor. Türkiye’de henüz müstakil bir yapay zekâ kanunu bulunmasa da; mevcut mevzuat, stratejik politika belgeleri ve uluslararası gelişmeler, şirketler açısından yeni bir uyum döneminin kapısını aralıyor.

Yapay zekâ, artık yalnızca teknoloji dünyasının değil; iş dünyasının tamamının gündeminde yer alan bir dönüşüm başlığıdır. Bugün üretimden perakendeye, finanstan sağlığa, insan kaynaklarından müşteri hizmetlerine kadar pek çok alanda yapay zekâ destekli sistemlerin kullanımı hızla artmaktadır. Özellikle üretken yapay zekâ araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, şirketler verimlilik, hız, analiz kabiliyeti ve maliyet avantajı gibi nedenlerle bu teknolojilere daha fazla yönelmektedir.

Ancak her teknolojik dönüşüm gibi yapay zekâ da yalnızca fırsatlar sunmamaktadır. Veri güvenliği, kişisel verilerin korunması, ayrımcılık riski, otomatik karar alma süreçleri, fikrî mülkiyet, içerik güvenilirliği, şeffaflık ve hukuki sorumluluk gibi başlıklar; artık şirketlerin yalnızca teknoloji ekiplerini değil, yönetimlerini ve hukuk birimlerini de doğrudan ilgilendirmektedir.

Türkiye bakımından 2026 yılı itibarıyla dikkat çeken husus ise şudur: Yapay zekâya ilişkin kapsamlı ve doğrudan uygulanabilir bir özel kanun henüz yürürlüğe girmemiştir. Buna rağmen, bu alanın hukuken “boşlukta” olduğunu söylemek doğru değildir. Aksine, Türkiye’de yapay zekâ hukuku; mevcut mevzuatın uygulanması, idari rehberler, strateji belgeleri ve Avrupa Birliği ile uyum baskısı üzerinden şekillenen bir geçiş döneminden geçmektedir. Başka bir ifadeyle, bugün için soru “yapay zekâ düzenleniyor mu?” değil; daha çok “hangi araçlarla ve ne kadar süre içinde daha açık biçimde düzenlenecek?” sorusudur.

Türkiye’de Mevcut Durum: Henüz Özel Bir Kanun Yok, Ancak Güçlü Bir Hazırlık Var.

Türkiye’de yapay zekâya ilişkin en önemli başlangıç noktası, 2021/18 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile duyurulan Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi (2021–2025) olmuştur. 20 Ağustos 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan bu strateji, Türkiye’nin yapay zekâ alanındaki ilk kapsamlı politika belgesi niteliğindedir. Stratejide; insan kaynağının geliştirilmesi, araştırma ve girişimciliğin desteklenmesi, kaliteli veriye erişim, uluslararası iş birlikleri ve yapısal dönüşüm gibi başlıklar ön plana çıkarılmıştır. Her ne kadar doğrudan yaptırım doğuran bir kanun niteliğinde olmasa da, kamu politikası bakımından yol gösterici temel metinlerden biri olarak kabul edilmektedir.

Yasama organı nezdinde de bu alanda dikkat çekici bir hareketlilik bulunmaktadır. 24 Haziran 2024 tarihinde TBMM’ye sunulan Yapay Zekâ Kanun Teklifi (Esas No: 2/2234), Türkiye’de yapay zekâya ilişkin özel ve daha sistematik bir yasal çerçeve oluşturma yönündeki en somut girişimlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Teklifin komisyon aşamasında bulunması, Türkiye’nin bu alanda dağınık normlardan daha kapsamlı ve risk temelli bir modele yönelme iradesini göstermektedir.

Bu tablo bize şunu göstermektedir: Türkiye’de bugün için tam anlamıyla yerleşik bir “Yapay Zekâ Hukuku” rejiminden söz etmek mümkün olmasa da, kamu otoriteleri ve yasama organı bu alanı artık geçici bir teknoloji başlığı değil, kalıcı bir düzenleme alanı olarak görmektedir.

Bugün Uygulanan Asıl Hukuk:

Müstakil bir yapay zekâ kanununun henüz yürürlüğe girmemiş olması, yapay zekâ kullanımının denetimsiz olduğu anlamına gelmez. Uygulamada yapay zekâ sistemleri, yol açtıkları sonuçlara göre hâlihazırda mevcut hukuk kuralları çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Bu noktada en belirgin alan, kuşkusuz kişisel verilerin korunması hukukudur. Özellikle üretken yapay zekâ sistemlerine yüklenen belgeler, kişisel veri içeren müşteri veya çalışan kayıtları, veri minimizasyonu, anonimleştirme, açık rıza, yurt dışına veri aktarımı ve veri güvenliği gibi başlıklar doğrudan 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında ele alınmaktadır.

Bu yaklaşım, Kişisel Verileri Koruma Kurumu tarafından yayımlanan “Üretken Yapay Zekâ ve Kişisel Verilerin Korunması Rehberi (15 Soruda)” ile daha da görünür hâle gelmiştir. Rehberde, üretken yapay zekâ sistemlerinin insan merkezli, güvenli, sorumlu ve mahremiyet odaklı biçimde geliştirilmesi ve kullanılması gerektiği açıkça vurgulanmaktadır. Bu durum, Türkiye’de yapay zekâya ilişkin ilk güçlü düzenleyici refleksin büyük ölçüde veri koruma ekseninde şekillendiğini göstermektedir.

Bunun yanında, yapay zekânın deepfake, sahte belge üretimi, manipülatif içerik, kişilik hakkı ihlali, hakaret, dolandırıcılık veya yanıltıcı ticari iletişim gibi alanlarda kullanımı; ceza hukuku ve dijital içerik sorumluluğu bakımından da yeni değerlendirmeleri beraberinde getirmektedir. Bugün için yapay zekânın bağımsız bir hukuki kişiliği bulunmadığından, hukuki ve cezai sorumluluk kural olarak sistemi kullanan, yöneten, devreye alan veya belirli koşullarda geliştiren gerçek veya tüzel kişilere yönelmektedir.

Özellikle şirketler bakımından ise yapay zekâ kaynaklı riskler çoğu zaman doğrudan bir kamu yaptırımından önce sözleşmesel ve operasyonel uyum riski olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğin, çalışan veya müşteri verilerinin üçüncü taraf bir yapay zekâ altyapısına aktarılması, yapay zekâ çıktılarının hatalı veya yanıltıcı olması, ticari sır niteliğindeki bilgilerin korunamaması ya da otomatik karar süreçlerinin açıklanabilir olmaması; bugün işletmeler açısından son derece somut ve güncel risk alanlarıdır.

AB AI Act:

Türkiye’de yapay zekâ regülasyonunun geleceğini şekillendiren en önemli dış etkenlerden biri ise şüphesiz Avrupa Birliği Yapay Zekâ Tüzüğü (AI Act)’dir. Her ne kadar bu düzenleme Türkiye’de doğrudan uygulanmasa da, etkisi özellikle uluslararası çalışan şirketler bakımından son derece belirgindir. AB pazarına ürün veya hizmet sunan Türk şirketleri, AB’de yerleşik müşterilere teknoloji sağlayan girişimler, yabancı sermayeli yapılar veya AB merkezli tedarik zincirine dâhil olan kurumlar; fiilen bu standartlara yaklaşmak zorunda kalmaktadır.

Bu nedenle şirketler için mesele artık yalnızca “Türk hukukunda henüz açık bir yasak var mı?” sorusu değildir. Asıl soru, “ticari faaliyetlerim ve kurumsal ilişkilerim nedeniyle hangi uluslararası standartlara bugün uyum göstermem bekleniyor?” sorusudur. Bu bakımdan veri yönetişimi, insan gözetimi, kayıt tutma, şeffaflık, açıklanabilirlik ve iç denetim gibi kavramlar; yalnızca geleceğin değil, bugünün de kurumsal gündemi hâline gelmiştir.

Şirketler İçin En Kritik Yapay Zekâ Riskleri

Yapay zekâ kullanımında hukuki riskler çoğu zaman teorik düzeyde kalmaz; doğrudan günlük işleyişe yansır. Özellikle şirketler bakımından öne çıkan başlıca risk alanları şu şekilde özetlenebilir:

  1. Kişisel veri ve ticari sır riski: Yapay zekâ araçlarına yüklenen sözleşmeler, müşteri verileri, çalışan bilgileri, teknik dokümanlar veya şirket içi yazışmalar; farkında olunmaksızın üçüncü taraf sistemlerde işlenebilir. Bu durum hem KVKK hem de sır saklama yükümlülükleri bakımından ciddi sonuçlar doğurabilir.
  2. Hatalı çıktı ve yanlış yönlendirme riski: Üretken yapay zekâ sistemleri son derece ikna edici fakat gerçekte hatalı sonuçlar üretebilir. Bu tür çıktılara dayanılarak alınan ticari, hukuki veya operasyonel kararlar; zarar iddialarına ve sözleşmesel sorumluluğa yol açabilir.
  3. Ayrımcılık ve otomatik karar alma riski: İşe alım, performans değerlendirme, fiyatlandırma, kredi tahsisi veya müşteri segmentasyonu gibi alanlarda kullanılan yapay zekâ sistemleri; veri setlerindeki önyargılar veya model davranışları nedeniyle eşit işlem ilkesini zedeleyebilir.
  4. Fikrî mülkiyet ve içerik sahipliği riski: Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin telif hukuku bakımından statüsü, eğitim verilerinin hukuka uygunluğu ve marka/telif ihlali ihtimali; özellikle pazarlama ve dijital içerik üreten şirketler için büyüyen bir risk alanıdır.
  5. Kurumsal itibar ve güven riski: Şeffaf olmayan otomasyon, yanıltıcı yapay zekâ kullanımı, deepfake içerikler veya kullanıcıyı yanlış yönlendiren ticari uygulamalar; hukuki yaptırımdan bağımsız olarak ciddi bir itibar ve güven kaybına yol açabilir.

2026 ve Sonrası: Türkiye Nasıl Bir Regülasyon Modeline İlerliyor?

Mevcut gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de yapay zekâ alanında önümüzdeki dönemin büyük ölçüde risk temelli, insan odaklı ve AB ile uyumlu bir çerçeveye evrilmesi beklenmektedir.

Bu çerçevede üç eğilim dikkat çekmektedir. İlk olarak, mevcut genel mevzuatın yapay zekâ uygulamalarına daha görünür biçimde adapte edilmesi ve özellikle veri koruma, siber güvenlik, dijital platformlar ve içerik sorumluluğu alanlarında idari rehberlerin artması muhtemeldir. İkinci olarak, TBMM’deki kanun teklifleri ve benzer düzenleme girişimleriyle, yüksek riskli yapay zekâ sistemleri bakımından daha açık bir sınıflandırma ve denetim modeli gündeme gelebilir. Üçüncü olarak ise, Türk şirketlerinin mevzuat değişikliğini beklemeksizin uluslararası standartlara fiilen yaklaşması gerekecektir.

Başka bir ifadeyle, yapay zekâ alanında asıl mesele artık yalnızca “yeni bir kanun çıkar mı?” sorusu değil; “kurumlar bu yeni döneme ne kadar hazırlıklı?” sorusudur.

 

Sonuç: Yapay Zekâ Çağında Rekabet Avantajı, Hukuki Uyumla Güçlenecek

Türkiye’de yapay zekâ hukuku bakımından bulunduğumuz aşama, çoğu zaman “hukuki boşluk” olarak ifade edilse de, gerçekte daha doğru tanım “düzenlemeye hazırlık ve geçiş dönemi”dir.

Bugün itibarıyla müstakil ve kapsamlı bir yapay zekâ kanunu bulunmamakla birlikte; Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi, TBMM’deki kanun teklifleri, KVKK’nın üretken yapay zekâ rehberi ve AB AI Act’in fiilî etkisi birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de yapay zekânın yakın gelecekte daha görünür ve daha teknik bir regülasyon alanına dönüşeceği açıktır.

Bu nedenle şirketler bakımından doğru yaklaşım; yapay zekâyı yalnızca verimlilik sağlayan bir teknoloji olarak görmek değil, aynı zamanda bir veri koruma, sözleşmesel risk, kurumsal yönetişim ve uyum başlığı olarak ele almaktır. Kullanılan yapay zekâ araçlarının envanterinin çıkarılması, veri akışlarının tespiti, üçüncü taraf sağlayıcı sözleşmelerinin gözden geçirilmesi, iç kullanım politikalarının oluşturulması ve kritik süreçlerde insan denetiminin korunması; bugün atılabilecek en değerli adımlardır.

Zira yapay zekâ çağında gerçek rekabet avantajı, yalnızca bu teknolojiyi ilk kullananlarda değil; onu hukuka uygun, şeffaf ve sürdürülebilir şekilde yöneten kurumlarda olacaktır.

Av. Ecem Şahin

Ali Yüksel – Hilmi Özalp Hukuk Bürosu

 

Paylaş
Paylaş